Yıl 1995
güzel bir sonbahar günüydü. Dökülen yaprakların yere düşene kadar geçen
zamanında sanki bana ömrümden geçen son on senesindeki okul yıllarımı
hatırlattı. Mezun olduğum meslek lisesinin kapısındayım. Bu sefer bir öğrenci değil
genç bir öğretmen olarak. Alnım açık başım dik ilerliyorum koridorda. Doğruca
müdür başyardımcısının odasına giderek kendimi tanıtıyorum. Bana verilen görev
kâğıdını alıp doğruca öğretmen odasının yolunu tutuyorum. Selam verip
oturuyorum boş koltuklardan birine. Karşımdaki bayan öğretmeni hemen tanıyorum.
Ortaokuldaki matematik öğretmenim Nursunar Hanıma hal hatır sonra;
– Beni
hatırladınız mı öğretmenim?
– Hımmmmm
– Hayır.
– O zaman
biraz ipucu vereyim. 1978-79 yılları Gölcük İmam Hatip Ortaokulu ve 1-C sınıfı
– Yok
hatırlayamadım.
Uzunca bir
aradan sonra hatırlayamayacağını anlıyorum. Biraz da üzülüyorum acaba ben
hatırlanacak kadar iyi bir öğrenci değil miydim diye.
Dayanamayıp
adımı soyadımı söylüyorum ve aklımda kalan birkaç hatıramı aktarıyorum bir
çırpıda eski öğretmenime. Çok seviniyor aslında ama biraz burukça neden
hatırlayamadım diye beni. Onyedi yıl geçmiş az zaman değil.
Kapıdan yine
bir bayan öğretmen giriyor ve ben hemen elimde olmayan bir refleksle kalkıyorum
ayağa ve buyurun öğretmenim diyerek yer vermek istiyorum kendisine. Bu sefer bu
lisede beni on yıl önce okutan matematik öğretmenim İlknur Hanım başlıyor söze.
– Oğlum Erol
hayırdır, Ne arıyorsun burada? Dur, söyleme! yoksa sen de mi öğretmen oldun?
– Evet
öğretmenim.
Elini
öpüyorum öğretmenimin minnetle. Sarılıyoruz birbirimize hasret ve sevgiyle. Bir
yandan gözlüyorum diğer öğretmenimi sanki tatlı bir kıskançlıkla bakıyor gibi
bize. Toparlıyor kendini ve çay söylüyor telefonla hepimize kantinden. Kantinci
mis gibi tavşan kanı çayları getirene kadar Nursunar Hanım merakla soruyor
İlknur Hanıma:
– Siz nasıl
oldu da hiç zorlanmadan tanıyıverdiniz eski öğrencini ismiyle, yoksa görüşüyor
muydunuz?
– Hayır. İlk
defa burada karşılaştık.
– Öyleyse
bravo size İlknur hocam müthiş bir hafızanız varmış.
– On yıldır
belki binleri geçti okuttuğum öğrenciler. Tabii ki hepsini hatırlayamam ancak
kimisi var ki yıllar geçse de unutamam. Bunlardan bir tanesi de işte karşında.
Derste sorularıma cevap vermek için yerinde duramayan kıpır kıpır sevimli bir çocuktu
ayrıca onlar okulun ikinci, bölümlerinin ise ilk mezunlarıydı.
– Çaylar da
geldi. Dedi kantinci Mehmet.
– Hadi
yavrum acele et bak şimdi zil çalacak nerde kaldın? Dedi, Nursunar Hanım.
Bir yandan
çayları içerken soruyorlar nasıl öğretmen olduğumu. Başlıyorum hızlıca
hayatımın bu bölümünü keyifle.
Zil çalıyor
ve Nursunar Hanım izin isteyerek ayrılıyor yanımızdan. İlknur hocamla kalıyoruz
baş başa ve ben devam ediyorum anlatmaya…
-Bu okuldan
mezun olduktan sonra üniversiteyi kazanamadığım için bir yıl terzi babama
yardım ettim. Dersaneye giderek yeniden hazırlandım sınavlara bu sefer
elektronik bölümünü kazandım ve bitirdim. Ancak o zamanda şimdiki KPSS gibi
öğretmen yeterlilik sınavı çıktı duvar gibi karşıma. Rastlantı mıdır bilinmez
yine ikincide ancak başardım sınavı ve atandım Hakkâri’ye. Yıl 1991 o bölgede
terör almış başını. Bir kısım nankör insanlar, anlatacağına demokratik yollarda
derdini (varsa eğer ki derdi) kanıyor eşkıyanın sözüne ve çıkıyordu dağlara.
Kimi yol kesip otobüs yakar, kaçırır birkaç yolcuyu. Kimisi de baskın yapar
köylere öldürür onlarca masum insanı bakmadan gözyaşına, yaşlısına ihtiyarına
ve bebeğine. Gücü ona yetiyor çıkamıyor devletin güvenlik güçlerinin karşısına
mert gibi. Televizyonda ve gazetelerde gün geçmiyordu ki bir terör olayı
geçmesin ve güvenlik güçlerimiz şehit vermesin. Hakkâri’ye atandığımı ilk
duyduğunda babam:
-Yok dedi
benim fazlalık oğlum. Otur dükkânın başına! Kazanırsın nasıl olsa iki lokma
ekmeğini.
Çevremdeki
eş-dost akraba ise oğlum aklını başına al, bak ekmek artık aslanın midesinde
kolay mı iş bulmak. Hem devlet memurluğu gibisi var mı?
Aybaşında
düzenli maaşın gelir. Devlet hiç kor mu memurunu aç ve açıkta.
Ben kaldım
iki arada bir derede. Sonunda hayati kararı aldım ve düştüm bavulumla o upuzun
yollara. İlk çok garip geldi gurbetin yüzü. Ama üç gün sonra alıştım bende
Hakkâri’nin soğuğuna, karına, çamuruna, susuzluğuna. Özel TV kanalları daha
yeni olsa da çekmiyor zaten. Sık sık elektrik kesintisi, kışın yol kapanması,
günlük gazete ancak ertesi gün. Dört yıl çalıştıktan sonra tayin isteyip doğup
büyüdüğüm ve çok sevdiğim Gölcük’e atandım. İşte şimdi karşınızdayım. Kendisine
soruyorum; nasıl, şimdiki gençler bizden daha iyiler değil mi öğretmenim.
İlknur öğretmenim:
-Nerde
yavrum şimdi o eski öğrenciler; baksana şunların haline. Gömlekler dışarıda,
kravat çözülmüş boyunda atkı gibi, saçlar jöleli. Varsa yoksa televole
muhabbeti, magazin ve futbol. Kalmadı eski saygı sevgi belki iyileşti şartlar
ama sosyalimiz bozuldu bizim. Ben girerek söze şimdiki gençlere biraz destek
biraz da günah çıkarmak için anlatıyorum geçmişte öğretmenimizi nasıl
ağlattığımızı. Hani hatırlıyor musunuz öğretmenim, ard arda iki yazılıdan tüm
sınıf birkaç kişi hariç zayıf not almıştık. Siz bize sınıfta çocuklar bu böyle
gitmez, bir yerlerde yanlış yapıyoruz, çalışmadınız mı sınava? Çalıştık
öğretmenim demiştik. Öyleyse; sorular mı çok zordu, dersi hızlı mı anlatıyorum,
dersi dinlemiyor musunuz yoksa ben mi dersi iyi anlatamıyorum diye sormuştunuz.
Bizde süt dökmüş kediler gibi sessiz kalmıştık. Hani sükût ikrardan gelir
kabilinden sanki bu işi sanki siz beceremiyormuşsunuz gibi bir ortam oluşmuştu
da siz sınıftan ağlayarak Müdür Baş Yardımcısı Şevki Beyin (kulakları çınlasın
kendisi şu anda Bakanlık Başmüfettişi) odasına koşmuştunuz. Şevki Bey gelerek:
-Keratalar
neden öğretmeninizi ağlattınız, hiç utanmadınız mı diye bizleri azarlamıştı.
Biz sizden
özür dilemiştik ama o üzüntünüzü ne kadar hafifletmişti bilemiyorum. Ama o
sınavlara biz aslında yeterince çalışmamıştık öğretmenim şimdi sizden tekrar
tekrar özür diliyorum, bizleri affedin ne olur? İlknur Hanım:
-Bırak oğlum
bunları şimdi onlar geldi geçti ben unuttum bile
-Sahi ne
yapıyor sınıf arkadaşların?
-Kadir,
Muammer astsubay oldu, Emrah akvaryumcu açtı, Muharrem yurtdışında çalışıyor,
Turan ise Tersanede işe girdi diye saydım aklıma gelenleri bir bir. Her birini
duydukça ayrı bir sevindi yüzü güldü gözleri parıldadı.
Derslere
girmeye başlayınca gördüm ki öğrencilerde ufuk ve hedef eksikliği mevcut.
Onlara kısaca anlattım hayat hikayemi. Bak derslerinize iyi çalışırsanız
öğretmenlerinizi can kulağıyla dinlerseniz benim gibi öğretmen olabilir ve sizi
okutan öğretmenlerinizle yan yana çalışırsınız. Var mı bundan daha keyifli bir
meslek. Belki biraz olsun motivasyonları artsın diye ama ne çare zor. İyi bir
lise kazanmak için sınavlara hazırlan, üniversite kazanmak için sınavlara
hazırlan, dersanelere koş, zar zor üniversite oku, mezun ol, sonra da başla iş
aramaya, bul bulabilirsen. Sanki biraz da haklı gibi gençler.
Birlikte bir yıl çalıştık İlknur Öğretmenimle eski öğrenci-öğretmen bir arada. Anlattık, bitiremedik anıları, doyamadık konuşmaya. Sayesinde kurduk mezunlar derneğini ve topladık bir bir eski arkadaşlarımızı. Hatta mezunlar günü düzenleyip pilavını bile yedik.
Birlikte bir yıl çalıştık İlknur Öğretmenimle eski öğrenci-öğretmen bir arada. Anlattık, bitiremedik anıları, doyamadık konuşmaya. Sayesinde kurduk mezunlar derneğini ve topladık bir bir eski arkadaşlarımızı. Hatta mezunlar günü düzenleyip pilavını bile yedik.
Daha sonra
kadrolu okuluma döndüm. Ancak kopartmadım İlknur Öğretmenimle bağımı. Hala
ararım her fırsatta bilhassa öğretmenler gününde elimde bir tutam çiçek ve
öperim o pamuk ellerini öğretmenimin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder